
Cercle d’Orient
İzinleri Kadıköy için değil de Beyoğlu için alabilmekle başladı benim İstiklal Caddesi anılarım. 2004 diyebilirim. Sabahın körünte kalkılır, Karaköy vapuru ile dev bir özgürlük hissi ile ilk kez Tünel’e tek başına gidilir… Enstürman bakılacaktır, Halep, Atlas, Aznavur ve Galatasaray Han’ları gezilecek, biriktirilmiş üç beş kuruş ile kitap, albüm, giysi alınacaktır. İstiklal yürüyüşü başlar… Pasajların ilk ikisinde neredeyse tüm para biter. Film, iki üç albüm, sevilen grupların tişörtlerinden birer tane… Yorgunluk yok, hala heyecan var. Önümde korkutucu ama cezbedici eski bir bina belirir Galatasaray’dan biraz sonra. Konserler verildiğini bildiğim bir sinema, Emek Sineması, Yeşilçam Cafe, ve babamın pek sevip, bana da sevdirdiği profiterolün merkezi İnci Pastanesi… Sanki ilk ben keşfetmişim gibi, büyük hevesiyle kendimi İnci Pastanesi’nde profiterole gömülmüş bir halde bulmuştum. Bu nasıl bir çikolata! Hepsinden farklıydı. Bozukluklar ve yedeklenmiş dönüş parası ile profiterol keyfi ilk kez 2004 Mayıs ayı cumartesisinde yapılmıştı tarafımdan :) İçerisinin eski ve özenli tavanı küçücük halimle beni olgun hissettirmiş ve havalara sokmuştu. Meğer babamın kutu kutu getirdiği yer hakikaten muhteşem bir yermiş. ‘Gelmişken Emek Sİnemasının önündne geçmeliyim’ düşüncesi ile sokağa sapmıştım, girişte tezgahlarda bileklikler, kolyeler… korkarak, önünde 1-2 dakika merakla içeri bakarak - içeridekileri şüpheye düşürmüş olabilirim bile -durduğumu hatırlıyorum Emek Sineması’nın önünde; gittiğimiz süslü sinemalardan farklıydı, kasvetli, karanlık ama içeride müthiş bir gösteri şöleni oluyormuş izleniminde bir mekandı. ‘bir gün sinemaya gelelim buraya’ diye düşünerek sokaktan çıkıp meydana doğru yürüdüm ve İstiklal Kitabevi’nde de güzel bir tur atıp eve döndüm…
İlk tek başıma Beyoğlu maceram, Emek’te sinema ve her geçildiğinde de profiterol kararıyla gerçekleşmişti. Filmekimi takıntım 2005 ile başladı, okula gitmemek veya cumartesi ve pazara denk getirilecek şekilde param yettiğince film biletlerimi aldım; ilk filmim akşam seansı Manderlay ve balkondan bir koltuk. OLAĞANÜSTÜ! Film mi çok güzeldi, sinema salonu mu filmi güzelleştirdi, bu ne büyüydü! Ağzım açık - tamam film de müthişti- çıkışta beni bekleyen anne ve babamla buluşmuştum: “Bir daha hep burada sinemaya gelelim, ben öyle gelicem yani!” Profiterolümüzü yiyip eve döndük :)
Her filmime oraya gidemedim belki ama filmekim’lerinin her senesinde en az üç beş filmimi oraya denk getirdim. Hatta bir gün okula bitmeyip hafta içi gündüz seansların 2.5 lira olduğu dönemde 3 seans arka arkaya burada sarhoş oldum, evet, film deliliği dönemimde, büyülü o salonda yarım saat aralıklarla 3 filmi arka arkaya izledim. emek Sineması’na o gün yine doyamadım. Sonraki senelerde ‘bir biletim vardı, arkadaş gelmedi’ diye ufak bir yalan söyleyerek hoşlanılan çocuğa film davetinde bulunulan, mide de kelebeklerle izlenen filmlerin ev sahibi Emek Sineması… Arkadaşlarla tesadüfen karşılaşılıp yan yana oturmak üzere biletleri tanımadığımız ama ortak payda sinema, hemen kaynaştığımız insanlarla biletleri takas ettiğimiz yer Emek Sineması… Kapıda galaya bilet kalmadığından üç katı fiyata da olsa karaborsaya girilmiş ilk yer Emek Sineması. Film öncesi film sonrası, İnci Pastanesi’nde serotonin patlaması…
Ve şimdi her geçişimde bu iki özel yerin de anılarıma gömüldüğü gerçeği, hızımı kesitiğim yürüyüşlerim, biriyle konuşuyorsam fark etmeden ilgimi çeken ve içimden ‘ah’ dedirten yer oldu. Işıksız, karma karışık tabelaları sökük, üstünde yırtılmış kıyafetler gibi ölü film, konser afişleri, kokusunu alamadığım profiterolcümün gazeteli kapısı, en sonunda da iskele kapatılmış koca bir tabut! Anılarım o caddeden bir bir siliniyordu, lanet Demirören yapısı midemi bulandırıyordu, şimdi ondan bir tane daha olacaktı.
Benim için Cercle d’Orient hep ve en özel binası olarak kalacak Beyoğlu’nın yapıları arasında ve mümkün olabildiğince orası için manevi ve ideolojik tüm sebeplerimle direneceğim. elimde kalan tek fotoğraf bu çünkü; büyülü Emek perdesi… Burnumda tüten tek koku o çünkü; eşsiz İnci Pastanesi.
Esas Çocuk “Meyhane”

En büyüğüydü şehirlerin, en uzunuydu rüyaların, tabii rüya biter, caddeleri yürü yürü bitemedi. En görmüş geçirmişiydi de aynı zamanda, bilmiş bilmiş konuşurdu, ama rahatsız da etmezdi. en dev penceresinden bakabildiğin kadarıyla anlarsın. Zerrenin olmadığı zamanlarda orada olmuş olan şehirdi, bilgeliğiydi artık onu bu kadar kasvetli kılan, yollarında tarihiyle bir güzel yoran, cadde cadde, blok blok yığıntılardan kalıntılardan gözlerini dolduran, bilgeliğiydi ayaz ülkenin en gri şehrini konuşturan, konuşturtan.
Yalnızlığın evden en uzağıydı, en hayal edileni, hayal edildiği gibi olanıydı. Kar vardı, yağmuru, çamuru… Tabii bunları sevene hava hoştu. Güneş minik minik çıkar gibi olmuştu, ama uzun durmaya da hali yoktu.
Otel odalarının en yeni misafiriydim. Otel odasında en yeni yalnızlığı ile tanışan, biraz temizlenip, kısa kısa uyuyan, uyanıp toplanıp sırtına iki üç eşyasını, koyup cebine günlük planını, dolaşan bendim. O yalnızlık en kötüsüymüş.
Anlaşabildiğim bir dil değil. Anlayabildiğim ama konuşamadığım bir dil. Göz en büyük hissiyatıydı birinin birisi için besleyebileceği, o yeterdi. Yok, yetmiyordu. Anlayacağı dilden konuşmak lazımdı.
En kötüsüydü yalnızlıkların otel odası yalnızlığı dedim de bakmayın mışıl mışıl uyuyan da bendim, enerjik kalkan da bendim. Olsun, hani bir dili konuşabilseydik iyiydi. hiç uyumamak da değil, çok güzel uyuyan da bendim. Ama kalbe gereken uykuya uzun zamandır hiç dalmadım.
Biraz akıl, biraz hoş kokular, bitmez melodi, ortak sevilenler, sevilmeyen ama kabul edilenler, uzun sessizlikler, çene düşmeleri, her ana uyumlu düşen renkleri giyebilmiş hayatta ulaşılamaz adamın, bir yerde yalnızın, iri omuzlarındaki uykuydu. İşte bu uykuya ben, uzun zamandır hiç yatmadım.
Onun dışında, ‘iyilik sağlık’.






