“18 - 25 Mayıs arası en çok hangi videoları izlemişim?”
1. http://youtu.be/b_pnPJbPBfI
Given To The Wild albümlerini piyasaya çıktıktan yaklaşık bir ay sonra dinleyebildiğim The Maccabees’in en son klip parçası “Went Away”. Önceleri onları bu kadar dinlemek isteyeceğimi düşünemezdim. Ki tek açıp dinlediğim parçaları Wall of Arms idi. Şimdi bu albümle, yeniden burada görmek için onları, bekler oldum :)
2. http://youtu.be/fxg2JbWA7Nk
Hot Chip’i nereden duymuştum? Gossip Girl dizisinde “ne bu çalan?” diye aramaya girişip “One Life Step”i bulmamla, Hot Chip dinleyicisi oldum. ‘In Our Heads’ LP’lerinden ilk single “Night & Day” 21 Mayıs’tan beri izlenebilmekte… Ayrıca, internet sitelerinde bu single’ı tanıtırken yazılanı da eklemek isterim: “It’s the kind of sound a young Prince would have been making had he grown up just south of the Thames. It’s Zapp, not Zappa.”
3. http://youtu.be/3Ii8m1jgn_M
18 Mayıs 1980 tarihinde ölen Ian Curtis’i bir grup Joy Division sever olarak paylaşımlarda bulunarak anmıştık. ‘Trajik’ ölüm hikayeleri olan müzisyenler için aslında üzülmüyorum; o trajedi ile şu güne gelselerdi, yaşamaları suçmuş gibi gelebilirdi, hem kendilerini hem başkalarına. Az ve öz ama keskin katkıları ile hayatlarımızda varlıklarını sürdürüyorlar şimdi…
4. http://www.youtube.com/watch?v=lmc21V-zBq0
Babylon’da iki gece üstüste sahne alan Woodkid (dahi çocuk demek isterim) yeni EP’sini yayınladı: ‘Run Boy Run’. Gerçi Lana Del Rey ile ‘kanka’ oluşlarından zerre hoşlanmasam da gerek kamera arkası işleri, prodüksiyonları ve kendi sahnesi ile, bende anlam ifade etmeyen ‘elektronik’ alt yapıda işlerin bir anlam kazanmasını sağladı, hakkını yiyemem; bu nedenle dahi çocuk… Sıkılana kadar Woodkid takip edeceğim sanırım, sıkılmam uzun vadede zor.
5. http://www.youtube.com/watch?v=ROtBbOcdFxo&feature=related
Florence + The Machine’den “The Avengers” film müziğidir ‘Breath of Life’. En büyük çelişkim yaklaşık iki yıldır süren. Florence Welch’i seviyorum, kör bir sevda mı bu? Bilemiyorum. Evde şarkılarına bağıra çağıra eşlik etmek çok güzel. Konser görüntülerindeki aşırılıkları şaşırarak da izlemiyorum ama çılgın kızımız, yernde duramıyor, bu de garipçe sevdirtiyor kendini. “Lana Del Rey sevmiyorsun, bunu mu seviyorsun? aynı halt…” diyenler var, olacaktır. Fakat Lana Del Ray’in saçma açıklamalarındansa Welch’in hayranlıkla Tom Waits’ten, Bowie’den hatta Selda Bağcan’dan bahsetmesi, onu daha da sevmeme neden oluyor. “Hi, I’m Florence! I’m British, i’ve got red hair and white skin!” İngiltere’den babam çıksa seveceğim sanırım.
6. http://youtu.be/Eo8ZjNWOlC4
The Ringo Jets. Kendi çekimim bu kötü vidyoyu çok izledim; setlist’te “*Yeni Beste*” şeklinde yazıyordu. Yine “tam bir The Ringo Jets”! %10 yerli! The Ringo Jets, tanışın; sapıkça takipçileriyim, hatta zorla çocukları ilan ettirdim kendimi, mümkün oldukça her konserdeyim. 30 Mayıs’ta Eskiz ile beraber peyote’deler. 30 Haziran’da Mono Festival’de. Ayrıca Eskişehir (23 Haziran Peyote) ve Ankara (28 Haziran IF!) konserleri de duyuruldu. Mümkün olursa, şehirler arası The Ringo Jets çocukluğu da yapacağım. The Ringo Jets, müzik arşivinizde ‘The’lılardan R’liler arasında, The Racounters’dan sonra, tabii The Roling Stones’dan önce. %100 yerli!
7. http://www.youtube.com/watch?v=zqpqm_vJ6LQ&feature=share
Bu çocukları çok ‘dışarıdan’ ! The Away Days, isimlerini çok yerden duymuş olabilirsiniz, hırslı ve indie müziği çok seven, üretken çocuklar. Neden dışarıdan dedim? Orada olmak istiyorlar, hedefleri var, akılları ve kalpleri bir yönde. Belki de 2000’lerden çıkabilecek en uluslararası grubumuz olurlar. Şanslılar, bu bütünlükle istedikleri her şeyi yapabilirler. Buyrun son ayların çılgınlığı Balcony TV performansları ve sonunda ufak bir sohbet. En yakın ilk konserleri Ankara’da 5 Haziran. Sonra Efes One Love’dalar. Takip ediniz indie severler.
8. http://youtu.be/ygK4LEPKh3k
Buradan bir başka grup ile devam ediyoruz. Üretimlerinin, dinleyiciye dokunan sözlerinin hayranı oldum. çok değil 2 aydır biliyorum Rehber’i. Canlı performansları hemen bu akşam, Kooperatif’te. Takip edesiniz diye de Rehbertuar
Artık her hafta böyle bir post gireceğim. Yazım hatalarımın kusuruna bakın, bakın da söyleyin, söyleyn ki bir daha yapmayayım, dikkate alayım.
Kendime katlanamayası zamanlar,
kendimi çekemeyesi zamanlar,
kendimden hoşlanmadığım zamanlar,
kendimden yorulduğum zamanlar.
O zamanlar, bu zamanlar.
Certain carcinogens present in tobacco damage DNA by creating smokin-related DNA adducts, and may induce specific base changes in cancer-related genes. Aromatic amines, a constituent of cigarette smoke, play a significant role in causing bladder cancer. Among the recognized human bladder carcinogens present in cigarette smoke are 4-aminobiphenyl (4-ABP) and 2-napththylamine. The first of these compounds, 4-ABP, originating primarily from cigarette smoke, is a major exogenous factor implicated in the etiology of human bladder cancer.
yani diyor ki:
Tütünde bulunan söz konusu karsinojenler, sigara kullanımıyla ilişkili DNA bileşenleri tarafından DNA’da hasar oluşturur ve kanserle ilişkili genlerde baz değişimlerini uyarabilir. Sigarada bulunan bileşenlerden aromatik aminler, mesane kanserine yol açan önemli etkenlerdendir. İnsan mesane karsinojenlerinde belirlenen bileşenler olan 4-aminobifenil (4-ABP) ve 2-naftilamin’den ilki, 4-ABP, öncelikli olarak sigara kullanımından kaynaklanan ve mesane kanserinin oluşumuna etkiyen en büyük dış faktörlerdendir.
KISACA İÇMEYİN OĞLUM/KIZIM ŞU SİGARAYI!
Bilimsel açıkladım.

10 Haziran 2006, ben o zaman ilk stajımı yapmaya başlamışım. Orada çalışan bir kaç biyolog One Love Festival’e gideceklerini konuşuyorlardı. Elimde o zaman böyle değil ha bire konserlere festivallere davetiye gelip duruyor, bunu duyunca, abilerime ablalarıma resmen yanaştım ve yalvardım “Böndö gölöbülür müyüm ehü” şeklinde. olur dediler. Zeki Müren ile eşleştirdiğim yaşımdan çokça büyük sevgilim Morrissey’i izleyecektim yahu, Yanaşmaz mıyım? Gittik. İyi ki gittik.
Set listi yazma meraklarında idim o zamanlar. Şöyle yazmışım bakınız:
Panic
First of the gang to die
adını unuttum
in the futurewhen all’s well
to me you are a work of art
girlfriend in coma
Let me kiss you (yehü)
unuttum veya bilmiyorum
you have killed me
bilmiyorum
bilmiyorum
at last I am Born
I’ll Never be anybody’s hero Now
I just want to see the boy happy
How seen is now?
ayriş bılod ingiliş hart
Tam olarak böyle yazmışım. kitabımın köşesinde durur. Hatta konserde “ben bu kadar küçük ve bu kadar çok şarkıya eşlik eden bir kız çocuğu daha görmemiştim” diyen biri vardı. Dinleyici kitlesi o kadar müthişti ki, çok doğru bir adamı dinliyorum, hatta ne çok seveni varmış dediğime şahit olanlar varmış.
Dün gece morrissey-solo.com adresinde “Israil ve Türkiye konserleri için gelecek haftayı bekleyin” yazan ve üstte İtalya turunun tarihlerini gösteren bir yazıya denk geldim. Gece rüyamda, konserdeydim tabii ki, eşlik ediyordum bağıra çağıra, dans ediyordum ve kendisi ile tanışıyordum. Sabah melek gibi uyanım. Yarım saat önce de aşağıdaki tweet ile ne olduğumu şaşırdım. Bkz:

Ağladım inanır mısınız? Bu adamı çok seviyorum çünkü, The Smiths dönemlerinde yaşamak, o konserlerin bir kaçına şahit olmak isterdim. Moz tabiri caiz ise, bırakma bizi, 6 yıl oldukça uzun ara idi, 3 senede bir gel.
One Love’a gidilecek.
AyrıcaThe Ringo Jets de sahne alacak ;)
Bahar Gazı.
Uzundur boşladım,
siz biraz bunları dinleyin,
ben biraz demleneyim,
usturuplu eğlenelim,
boşver delirebiliriz.
(“dansın bardan izlenebiliyo”)
Yine Londra Central Saint Martins ‘den yolu geçmiş (Master of Arts) bir tasarımcı ile karşı karşıyayız. Henüz taze olarak tanımlanabilecek Çinli tasarımcı Masha Ma, 2008 yılında London Fashion Week’te mezuniyet koleksiyonundan parçaları sunar sunmaz B Store tarafından kapılmış.

2006 LANCOME COLOUR DESIGNS Ödülü ardından, Chloé tasarım yarışması, PUMA burs ödülü ve 2009 yılında da Fashion Fringe ödülüne sahip olan Ma, aynı yıl CCDC Design Contest’ten ‘The Best International Innovation’ ödülünü de alıyor. Üstelik bir sonraki yıl aynı ödüle tekrar aday olup tekrar sahibi oluyor. Vogue, Harper’s Bazaar, AnOther Mag ve L’officie gibi dergilerde özel çekimleri de oluyor.
AW 12/13 koleksiyonu için şu podyuma bakabilirsiniz. Ancak tüm koleksiyonlarının mini bir özetini de sunmak isterim ki; neden bu yazıyı yazdığım, önceki tasarımcıları seçme kriterlerimle ne kadar uyumlu olduğu görülebilsin. Biraz gotik, 300 gram maskülenlik ve aşırı dozda feminenlik barındıran tasarımlara sahip Ma, siyah, lacivert ve beyaz renklere altın fermuarlar dikerek, parça parça ceketler ve etekler yapıyor genellikle sonbahar-kış sezonlarına… dikiş oyunları, katlar en önemli unsurları Ma tasarımlarının! İlkbahar-Yaz koleksiyonlarında ise ileri görüşülüğünü ortaya koyuyor. Bu yaz vitrinleri şimdiden dolduran pastel tonları, tülleri ve renk geçişi izlenimi veren desenleri Ma’nın ilkbahar-yaz koleksiyonlarında görebilmek mümkün. Sonbahar-Kış koleksiyonlarında ise katlı kesimler, siyah ve beyaz, fermuar ve bir diğer sürpriz renk var. Buyrunuz bu koleksiyonlara…
AW 10 St Martins Show:





SS 11 Show:




AW 11 Show:




SS 12 Show:




AW 12/13 Show:





Moda haftalarında öncelik beylerdedır, şimdi sıra kadınlar. Halen sürmekte olan New York Moda Haftası ve Londra Moda Haftası beni Instagram ve Twitter’dan oldukça meşgul etti. Ayrıntılı incelemedim, ilgimi çekenleri bekliyorum sadece. Şimdi bir diğer yaratıcı beyin(ler)i tanıtmak isterim. Basso & Brooke!
Modaya ‘baskı işleme’ çığırını açtıkları sitelerinde de yazan tanımlarından. Ki gerçekten çığırdır! Geçtiğimiz sezonlarda markaların çoğunu ‘printed’ rüzgarı alıp götürmüştü. Onların rüzgarı değil dünyası ‘baskı’! Fashion Fringe Award, Elle Style Award, 2009 İlkbahar-Yaz koleksiyonu ile ‘Yılın Tasarımcıları’ ödülü aldıkları madalyalardan… Ayrıca sitelerinde de okuyacağınız üzere Michelle Obama’yı giydiren ilk İngiliz moda tasarımcıları olma özellikleri de var. Ki mühim değil. Olsun titirleri bunlar, tam isimleri şunlar: Bruno Basso & Christopher Brooke.
Coca-Cola, Converse, Swarovski, Mac, Nicholas Kirkwood, British Council, E&J Gallo Winery, Harrods, Linda Farrow, TIGI birliktelikte bulundukları markalardan bazıları.
Yalnızca günlük giyime bu baskıları yapmıyorlar, onlar baskı üreticileri, renklerle cürretkar oynuyorlar. Mucize bir şekilde uyumu yakalatıyorlar renklere… Mor-Sarı benim de çok uyumlu bulduğum bir dönem yatak odamda duvar-obje için uyarlamış olduğum renklerdir. Onların da tercihleri arasında olan renkler bunlar. İlkbahar- Yaz 2012 baskılarına göz atmanız için ilgili link, şu örnek baskıların hemen altında:



http://www.bassoandbrooke.com/prints/prints/
(Not: Poster yaptırmak için sabırsızlandıklarımdır bunlar)
Moda dedik, biraz da bu yaz bizi nasıl donatmak istediklerine bakalım, sonra da kış ile baskıcılarımızın yazısına son verelim derim. Buyrunuz 2012 İlkbahar ve yaz aylarında üzerimizdeki ‘baskı’lar (kötüydü) :





Gelelim 2012 kışına:





İsimlerini ajandamın Notlar kısmına ekledim. Baskılarını da gizliden poster yapabilirim, hehe.

Siyah severim. Yazın sıcak olduğu için beyaz giyebilirim. Sarı da giyerim ama çok minik sinek sever bir renk.
Karar vermek bana kalmış olsa, mevsim düzenim şu şekilde olur Kış-Kış-İlkbahar-Kış. Karda gömülmeyi severim ‘beni kara gömebilirsiniz’ manasına da gelebilirim.
Saatlerce okuyabilirim. Siyaset okuyabilirim, bilimsel makale de okurum. Karikatür de okurum, seslendirmesini yaparak okurum ama.
Araba kullanırım. Çok iyi kullanırım. İddia ederim, ama motorda o kadar değilim, şu kadarımdır. İyi kullandığımı da söylerler. Hız severim. Hız yaparım.
Müziği hiç kapatmam. Heavy metal (hevi metal) kökenliyim, şu aralar dub-step dinlerim. Esas Çocuk ‘ta bas gitarım.
Küçükken doktorculuk oynardım, hep kalp ameliyatına girerdim. Eldiven diye misafirlikteki ev sahibesinin eldivenlerini giyerdim, kazalarda hasta hep kurtulurdu. Sonra Moleküler Biyoloji ve Genetik okudum.
Genetiği çok severim. Yüksek Lisans yapıyorumi doktora da yapıp işi daha da çetrefilli hale getirmek isterim. Zoru severim, o beni hiç sevmez ama hep gelir beni bulur. genelde evde otururum
Sosyal medyayı severim Twitter kullanırım, Facebook’um da var, Tumblr kullanıyorum 1-1.5 senedir. İyi buralar. Güvenli değil ama serbest ortamlar, özgürlüğünde sınır var tabii, e bi yere kadar.
Erkek dediğin esmer olur. Hokka burun hoşlanmam, hele erkekte hiç. Erkek burnu sivri olur. Erkek dediğin esmer olur. 3 numara saç traşı da öyle herkese yakışmaz, babamda çok tatlı durur.
Beni bir odaya kapatırsanız yanıma şunların tüm albümleriyle kapatın: Morrissey, The Smiths, David Bowie, Tom Waits, Leonard Cohen, Nick Cave (&the bad seeds), Tori Amos, The Beatles, Led Zeppelin, bir de güzel bağırmak için Florence + the Machine.
Sesim güzeldir ama tuşem düşük. Boyum kısa, beğenilerim uzun. boylu “mikrofonu oldukça indirmemiz lazım yalnız, bi de beni yüksek yere koyun…”
Daldan dala konmam, dala konanları izler gülerim, eleştirimi içimden yaparım, bi süre beklerim sonra patlayabilirim. Patlamalarım görülmemiştir, görenler artık görüş alanımda değil.
Donut severim, hediye vermeyi severim, çok güzel hediye seçerim. olursa o malum esmer erkeğe hediyelerim şimdiden hazırdır, seçtim, yine seçerim. Millete oldukça saçma dönemlerde müzik CD’leri hediye edebilirim.
Az ve öz giyinirim. alışverişe düşkünümdür ama artık değilim.
En sevdiğim hayvanlar: Koala, kedi, köpek, tavşan, zürafa, yılan. yok yılana saygım sonsuz ama sevmem, sert olsun diye koydum sona.
Ben bu postu niye yazıyorum ki? Nereye gidicek bu? Babylon iyi mekan.
